TÜRKİYE SANAYİSİZLEŞİYOR MU? | #meryemkenan
Cüneyt Özdemir · 2026-10-11
💡 Hızlı Bilgi
1. Tekstil ve hazır giyim sektöründe kayıtlı istihdam yıllık bazda yaklaşık 45 bin kişi geriledi ve Türkiye'nin dünya hazır giyim pazarındaki ihracat payı %3,5'ten %3'e düştü.
2. İSO 500 kuruluşlarının ihracatı %8,4 artarken İSO İkinci 500'de %0,3 düşüş görüldü ve şirketlerin finansman giderlerinin faaliyet kârına oranı %86,7'ye tırmandı.
3. Üretim maliyetlerinin döviz kurundan daha hızlı yükselmesi ve reel kur değerlenmesi, yerli üreticilerin fiyat rekabetini zorlayarak üretimlerin Mısır gibi ülkelere kaymasını hızlandırdı.
4. İmalat sanayisine yönelik KOBİ'ler için 50 milyon TL, büyük şirketler için 150 milyon TL limitli 100 milyar TL'lik yeni finansman destek paketi açıklandı.
📊 Detaylı Açıklama
Türkiye imalat sanayisinde tek bir genel tablodan ziyade sektörler arası keskin bir ayrışma yaşanıyor. İHKİB raporlarına yansıyan verilere göre tekstil ve hazır giyim alanında kayıtlı istihdam son bir yılda net 45 bin kişi azaldı ve sektörün dünya ihracatındaki pazar payı %3,5 seviyesinden %3'e geriledi. Buna karşılık otomotiv gibi alanlarda büyüme devam ediyor; örneğin Ford Otosan'ın yurt içi araç üretimi 2023'teki 399 bin seviyesinden 2025'te 452 bine çıktı. Ancak belirli sektörlerin büyümesi genele yayılan bir sanayileşmeyi kanıtlamadığı gibi, tek bir sektördeki daralma da tüm sanayinin çöktüğü anlamına gelmiyor.
Sanayi içi yapısal kutuplaşma İstanbul Sanayi Odası (İSO) araştırmalarında da belirgin biçimde öne çıkıyor. İSO 500 listesindeki en büyük şirketlerin dolar bazlı ihracatı %8,4 büyüme kaydederken, İSO İkinci 500 grubundaki sanayicilerin ihracatı %0,3 daralma yaşadı. Teknoloji kompozisyonuna bakıldığında ise ilk 500'de yüksek teknolojili ürünlerin satış payı %7,6'ya yükselmesine rağmen, orta-yüksek ve yüksek teknolojinin birleşik payı 2023'teki %37,4 seviyesinden 2025'te %34'e gerileyerek sanayinin topyekûn katma değerli üretime geçtiği tezini desteklemiyor.
Üreticilerin küresel rekabette sıkışmasının temel nedenlerinden biri, yerel maliyet artışlarının döviz kurundaki artışın üzerine çıkmasıdır. TL cinsinden maliyetler kur artışından daha hızlı yükseldiğinde ürünün dolar bazlı maliyeti artmakta, üretici bu farkı fiyatına yansıttığında uluslararası müşterisini kaybetmekte, yansıtmadığında ise kârlılığını yitirmektedir. Bu dinamik, çalışanın yüksek enflasyon ve hayat pahalılığı nedeniyle geçinemediği, işverenin ise küresel rakipler karşısında işçilik maliyetlerini çok pahalı bulduğu paradoksal bir denge yaratıyor. Ayrıca Merkez Bankası analizleri ihracatın reel kurdan ziyade dış talebe (özellikle ihracatın %43'ünü oluşturan Avrupa pazarına) duyarlı olduğunu gösterse de kârlılıktan feragat edilerek sürdürülen ihracat yatırımları zayıflatıyor.
Sanayicinin karşılaştığı bir diğer ağır fatura finansman tarafında ortaya çıkıyor. Ham madde alımı ile tahsilat arasındaki vadelerin uzaması işletmelerin işletme sermayesi ihtiyacını artırırken, İSO İkinci 500 verilerine göre şirketlerin finansman giderlerinin faaliyet kârına oranı son 10 yılın ortalaması olan %47,3'ten %86,7'ye fırlamış durumda. Bu darboğaza karşı açıklanan 100 milyar liralık imalat sanayi destek paketinde KOBİ'lere 50 milyon TL, büyük firmalara 150 milyon TL'ye kadar kredi imkânı tanınıyor. Benzer tıkanıklıkların aşılması için 2002 yılındaki "İstanbul Yaklaşımı" benzeri, faaliyetini sürdürebilir şirketlere yönelik anapara ertelemeli ve nakit akışına uyumlu finansal yapılandırma mekanizmalarının işletilmesi öneriliyor.
Sanayi kayıplarının sadece kapalı fabrika binalarından ibaret olmadığı, arkasında derin bir ekosistem ve bilgi birikimi bıraktığı vurgulanıyor. Alfred Marshall'ın sanayi kümelenmesi tezine ve UNIDO verilerine göre, imalat sanayisindeki her bir kişilik istihdam diğer sektörlerde 2'den fazla işi besliyor. Mısır gibi düşük maliyetli ülkelere kayan üretimler ve Dani Rodrik'in tanımladığı "erken sanayisizleşme" riski, niteliksiz kalan emek gücünün yeni açılan yazılım ya da mühendislik gibi alanlara anında geçememesiyle kalıcı gelir kayıplarına yol açıyor. Bu nedenle sanayideki yapısal dönüşümün, iş gücüne yönelik beceri kazandırma ve geçiş dönemi gelir destekleriyle birlikte yürütülmesi kritik önem taşıyor.
🎯 Haber Analisti Yorumu
Türkiye'nin erken bir sanayisizleşme sürecine girip girmediği tartışması, salt kapanan tesis sayısı ya da manşet ihracat rakamları üzerinden okunamaz. Veriler, geleneksel emek-yoğun sektörlerin (tekstil, konfeksiyon gibi) küresel maliyet rekabetini kaybettiğini ve sermayenin kârlılık arayışıyla Mısır gibi alternatif coğrafyalara çekildiğini net bir şekilde ortaya koyuyor. Üretimin belirli niş alanlarda ve büyük ölçekli sermaye gruplarında artması, tabana yayılan istihdam ve tedarikçi ağlarındaki erimeyi maskelemeye yetmiyor; ortada belirgin bir yapısal erozyon bulunuyor.
İSO İkinci 500 verilerinde görülen faaliyet kârının neredeyse tamamının finansman giderine gitmesi (%86,7), reel sektörün borç çevirme kapasitesinin sınırına dayandığını gösteriyor. Yüksek faiz-düşük kur ortamı bir yandan enflasyonla mücadele aracı olarak kullanılırken, diğer yandan katma değeri düşük ancak istihdamı yüksek KOBİ'lerin nakit akışını tüketiyor. Kamu tarafından sunulan 100 milyar TL'lik kredi destekleri can suyu sağlasa da, operasyonel verimliliği ve teknolojik dönüşümü zorunlu kılmayan palyatif likidite enjeksiyonları yalnızca iflasları ötelemekten öteye geçemez.
Sanayi politikasında acilen "kontrollü dönüşüm" modeline geçilmelidir. Düşük ücret rekabetine dayalı emek-yoğun üretimin Türkiye'de kalıcı olması mevcut makro dengelerde mümkün görünmüyor; bu nedenle devlet destekleri verimlilik, teknik tekstil ve yüksek katma değerli sektörlere kanalize edilmelidir. İşletmeler için uygulanacak adımların başında, 2002 İstanbul Yaklaşımı benzeri seçici borç yapılandırmaları ve istihdamı koruma şartına bağlı kademeli dönüşüm teşvikleri gelmelidir; aksi takdirde geleneksel sanayi erirken ortaya çıkacak atıl iş gücü sosyo-ekonomik bir krize evrilecektir.
Kanal: Cüneyt Özdemir