FON SOYGUNUNDA LİSTE AÇMAZI - Levent Gültekin
Levent Gültekin · 2026-10-14
💡 Hızlı Bilgi
1. İktidar, fon skandalına yönelik 9 maddelik kanun teklifini Meclis'e sunarken SPK'ya yeni yetkiler tanındı ancak denetim mekanizmalarının işletilmediği eleştirileri öne çıktı.
2. İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı'nın mal varlıklarını dondurduğu 141 kişilik listeden 29 kişinin "sehven" eklenerek çıkarılması ve haksız kazanç sağlayan 401 kişilik asıl listenin açıklanmaması tepki çekti.
3. Muhalefet cephesinde Ümit Özlale'nin fon listesini kamuoyuna duyurma vaadinin parti sözcüsü tarafından reddedilmesi siyasi bir koordinasyonsuzluk yarattı; skandalı haberleştiren gazeteciler ise tutuklamalarla karşılaştı.
4. Ankara 2 No'lu Baro Başkan adayı Gökhan Ademir, Adalet Bakanlığı referansıyla 70-80 avukatı hakim ve savcı yaptıklarını canlı yayında itiraf etmesinin ardından gelen toplumsal tepkiler üzerine adaylıktan çekildi.
5. Azerbaycan okullarında başörtülü öğrenci ve öğretmenlere yönelik kısıtlamalar Türkiye'de 28 Şubat sürecine benzetilerek tepki toplarken Ankara ile Bakü arasında diplomatik bir gerginliğe yol açtı.
📊 Detaylı Açıklama
Fon piyasalarında yaşanan çöküş ve manipülasyonların ardından AK Parti tarafından hazırlanan 9 maddelik kanun teklifi Türkiye Büyük Millet Meclisi'ne sunuldu. Mağdur olan yaklaşık 400 bin yatırımcı gözünü Meclis'e çevirmişken teklifte Sermaye Piyasası Kurulu'na (SPK) geniş yetkiler verilmesi dikkat çekti. Cumhurbaşkanı Yardımcısı Cevdet Yılmaz hem SPK hem de BDDK nezdinde bir denetim süreci yürütüleceğini belirtse de, krizin başlangıcından bu yana adı geçen kurumlara ve borsa yönetimine yönelik doğrudan bir adli veya idari yaptırım uygulanmaması, sürecin zamana yayılarak üstünün örtülmeye çalışıldığı eleştirilerini beraberinde getirdi.
Piyasadaki manipülasyonların ve hisselerin bin katına varan artışlarının SPK, Borsa İstanbul ve BDDK tarafından anlık olarak görülebildiği, hatta savcılığın 16 Ağustos tarihli uyarı yazısına rağmen hiçbir tedbir alınmadığı vurgulanıyor. O dönem fonlara itiraz eden iki SPK üyesinin kimler tarafından görevden aldırıldığı ve mevzuattaki özel düzenlemelerin arkasında kimlerin bulunduğu soruları yanıtsız kalmaya devam ediyor. Kurumların görevlerini yerine getirmemesi nedeniyle sadece şirket yöneticilerinin hedefte olması, asıl idari sorumluların ise korunduğu algısını güçlendiriyor.
Yargı ayağında yaşanan liste karmaşası krizi daha da derinleştirdi. İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı'nın Merkez Bankası ve SPK'ya gönderdiği 141 kişilik mal varlığı dondurma talimatının ertesi günü, 29 ismin "sehven" yazıldığı belirtilerek işlemlerin iptal edilmesi şüphe uyandırdı. Kamuoyunda asıl beklenen, bu fonlardan milyarlarca lira kazanç sağlayan 401 veya 441 kişilik kilit listenin Cumhurbaşkanlığı'nın elinde bulunmasına rağmen ifşa edilmemesi, AK Parti tabanı ve teşkilatları da dahil olmak üzere geniş çevrelerde rahatsızlık yaratıyor.
Yetkililerin kamu kaynağı kullanılmayacağı yönündeki taahhütlerine rağmen Ziraat Yatırım ve Emlak Katılım gibi kamu bağlantılı kurumların hisse devirleriyle sisteme dahil edildiği ifade ediliyor. Küçük yatırımcıların anaparasını kurtarmak için dolaylı yoldan kamu imkanlarının seferber edilmesi, sistemin açtığı milyarlarca dolarlık faturanın yüksek faiz politikalarıyla toplumun geneline yayılmasına yol açıyor. Süreç, doğrudan fona para yatırmayan milyonlarca vatandaşın da dolaylı faiz yüküyle cezalandırılması sonucunu doğuruyor.
Muhalefet kanadı ise krizi kurumsal sorumluluklar üzerinden denetlemek yerine eksik istihbarat ve isim avcılığı üzerinden yürütmeye çalışarak güvenilirlik kaybına uğradı. Ümit Özlale'nin Cumhurbaşkanı'na pazartesiye kadar süre tanıyıp listeyi açıklayacaklarını ilan etmesinin ardından parti sözcüsünün bu tür bir listenin varlığını inkar etmesi muhalefetin zemin kaybetmesine neden oldu. İktidar kanadında bakanların dahi TMSF gibi kurumlardan bilgi alamadığı bir ortamda, muhalefete sızdırılan kontrolsüz bilgilerin manipülasyona hizmet ettiği dile getiriliyor.
Skandalın siyasi ve kurumsal bedeli ödenmezken gelişmelerin haberini yapan basına yönelik ağır yaptırımlar uygulanıyor. Ömer Çelik'in şüphelilerle yan yana olduğu fotoğrafları paylaşan veya ilgili isimleri gündeme getiren üç gazetecinin tutuklanması, sosyal medya hesaplarının kapatılması ve ev hapsi kararları tepki çekiyor. Yargının haksız kazanç sağlayanların mal varlıklarına el koymak yerine çağrı usulüyle ricacı davranması, buna karşın eleştiri yapan gazetecilere tutuklama yetkisini kullanması ciddi bir tezat oluşturuyor.
Hafta sonu gerçekleştirilen baro seçimleri sürecinde Ankara 2 No'lu Baro Başkan adayı Gökhan Ademir'in katıldığı yayında Adalet Bakanlığı'nın kendilerine ayrıcalık tanıdığını ve bu sayede 70-80 baro üyesini hakim ve savcı yaptıklarını itiraf etmesi yargıdaki liyakat krizini gözler önüne serdi. Gelen sert tepkiler sonucunda adayın çekilmek zorunda kalması toplumsal reflekslerin halen sonuç verebildiğini gösterse de, yargı mekanizmasındaki kayırmacılığın meşru bir hak gibi savunulabilmesi kurumsal çürümenin boyutunu yansıtıyor.
Muğla'da Yeniden Refah Partisi teşkilatının DEM Parti'nin basın açıklaması yaptığı alanı sirkeli su ve arap sabunuyla 40 gün boyunca yıkama eylemi başlatması, parti genel merkezinin bunu "münferit olay" olarak nitelemesine yol açtı. Siyasi rekabetin ve fikir ayrılıklarının rasyonel zeminden çıkarak sembolik ve ötekileştirici gösterilere dönüştürülmesi, yerel parti kadrolarının liyakat ve nitelik eksikliğini ortaya koyan sakil bir siyasi anlayış olarak yorumlandı.
Azerbaycan'da okullara yönelik kılık kıyafet düzenlemesi gerekçe gösterilerek başörtülü öğrencilerin ve öğretmenlerin kapıdan çevrilmesi Ankara-Bakü hattında yeni bir gerilim başlattı. Cumhurbaşkanı Başdanışmanı Oktay Saral'ın uygulamayı sert şekilde eleştirmesi ve Türkiye'deki 28 Şubat sürecine benzetmesi sonrası, Aliyev yönetiminden gelen Türkiye'nin iç işlerine karışmaması yönündeki çıkışlar iki ülke arasındaki diplomatik ilişkilerde belirgin bir soğukluğa işaret ediyor.
🎯 Siyaset Analisti Yorumu
Fon krizi üzerinden şekillenen tartışmalar, Türkiye'de regülatör kurumların (SPK, BDDK ve borsa yönetimi) özerkliğini ve denetim kabiliyetini yitirdiğini net bir şekilde ortaya koymaktadır. İktidarın Meclis'e sunduğu kanun teklifi, yapısal ve kurumsal bir reform üretmekten ziyade mağduriyet yaşayan küçük yatırımcının tepkisini yatıştırmayı ve konuyu unutturmayı amaçlayan palyatif bir adımdır. Denetimsizliğe göz yuman bürokratik kadrolar yerine yalnızca aracı şirket yöneticilerinin soruşturulması, siyaset ile finansal spekülasyonlar arasındaki bağın dokunulmaz kılındığına dair kamuoyu algısını pekiştirmektedir.
Siyasi dengeler açısından bakıldığında, iktidar partisinin ilk kez kendi seçmen tabanından da ciddi düzeyde eleştiri aldığı bir tablo ile karşı karşıyayız. Ancak muhalefetin bu krizi yönetme biçimi oldukça yetersiz ve koordinasyonsuz kalmıştır. Belgesiz listelerle ültimatom verilip ardından geri adım atılması ve siyasi sorumluluk yerine magazinel isimler üzerinden polemik üretilmesi, iktidarın krizden asgari hasarla çıkmasına zemin hazırlamaktadır. Gazetecilerin hedef alınması ise skandalın üzerini örtmek için geleneksel güvenlikçi ve baskıcı reflekslerin devreye sokulduğunu göstermektedir.
Mesele sadece finansal bir kayıp değil, faturası 86 milyon vatandaşa kesilen makroekonomik bir risk alanıdır. Kamu kaynakları doğrudan aktarılmıyor algısı yaratılsa da kamu bankaları ve varlık fonu enstrümanları üzerinden piyasanın desteklenmesi, yüksek faiz ortamının uzamasına ve enflasyonist baskının halkın üzerine yıkılmasına neden olmaktadır. Aynı kurumsal yozlaşmanın Ankara 2 No'lu Baro örneğinde görüldüğü üzere yargı atamalarında dahi pervasızca itiraf edilmesi, liyakat zincirinin tamamen koptuğunun ve devlet kurumlarına olan güven erozyonunun derinleştiğinin somut bir kanıtıdır.
Dış politika cephesinde ise Azerbaycan ile yaşanan başörtüsü gerilimi, Ankara'nın müttefikleriyle ilişkilerinde dahi ideolojik reflekslerin rasyonel diplomasinin önüne geçebildiğini göstermektedir. Aliyev yönetiminin otoriter yapısını görmezden gelip kriz anlarında kimlik siyaseti üzerinden tepki vermek, iki ülke arasındaki stratejik dengeleri kırılganlaştırma riski taşımaktadır. Bölgesel dinamiklerin ve İran hattındaki olası gelişmelerin hassasiyet kazandığı bir dönemde yaşanan bu ayrışma, dış politikada duygusal söylemlerin sınırlarını ortaya koymaktadır.
Gelişmeler karşısında benimsenmesi gereken rasyonel tutum; iktidarın "olayı zamana yayarak soğutma" taktiğine karşı konuyu magazinel ifşalardan arındırıp kurumsal hesap verebilirlik zemininde tutmaktır. Kamuoyunun ve siyaset kurumunun sahte liste tartışmalarını bir kenara bırakarak SPK ve BDDK yetkililerinin sorumluluklarını sorgulamaya odaklanması elzemdir. Kısa vadede fon krizinin bütçeye ve faize getireceği dolaylı yükler nedeniyle piyasalardaki kırılganlık devam edeceğinden, suni rahatlama adımlarına karşı temkinli ve izlemede kalınmalıdır.
Kanal: Levent Gültekin