Dolarda Mızrak Çuvala Sığmıyor! Şimdi Ne Olacak? & Yeni Parti Ne Yapar? | Özge Öner & Berk Esen
Mesele Ekonomi · 2026-07-24
💡 Hızlı Bilgi
1. Son dönemde kontrol altında tutulan kur politikası, dezenflasyonist mücadeleden ziyade kuru belirli bir seviyede sabitleme amacına dönüşmüş ve bu durum sanayi ile turizm sektörlerinde ciddi maliyetler üretmiştir.
2. İktidar, ekonomi yönetiminin sağladığı zamanı ve kaynakları, ana muhalefet partisi CHP'ye ve muhalefet cephesine yönelik yargı operasyonlarını finanse etmek ile otoriter yapıyı konsolide etmek için kullanmaktadır.
3. Orta Doğu'daki gelişmeler ve Hürmüz Boğazı merkezli gerilimler, Brent petrol fiyatlarının yükselmesine yol açarak hem küresel enerji maliyetlerini artırmış hem de Türkiye'nin makroekonomik tahminlerini boşa çıkarmıştır.
4. Kürt sorununun çözümüne yönelik tartışılan çerçeve yasa ve süreçler, demokratikleşme adımlarından ziyade PKK'nın silah bırakmasının takibi ve muhalefetin ayrıştırılması amacıyla araçsallaştırılmaktadır.
📊 Detaylı Açıklama
Türkiye ekonomisinde son iki yılda izlenen makro gösterge odaklı yönetim anlayışı, enflasyon ve rezerv gibi alanlarda geçici başarı tabloları sunsa da, kurun suni olarak değerli tutulması reel sektörde telafisi güç maliyetler yaratmıştır. Kontrollü kur politikası, başlangıçta kur şoklarının fiyat geçişkenliğini tetiklemesini engellemek ve dezenflasyon sürecini desteklemek amacıyla savunulmuşken, zamanla kurun kendisinin sabit tutulması başlı başına bir amaca dönüşmüştür. Sanayiciler ve ihracatçılar, yüksek faiz ve finansal erişim kısıtlamalarına rağmen kurun biraz olsun serbest bırakılmasını talep etmekte; ancak ekonomi yönetimi küçük revizyonlar dışında büyük bir makas değişikliğine gitmeyerek deneysel bir süreç izlemektedir. Bu durum kapasite kullanım oranlarının düşmesine, yatırım kararlarının ertelenmesine ve şirketlerin döviz pozisyonlarında kırılganlıkların artmasına yol açmıştır.
Siyasi alanda ise yerel seçimlerden sonra ana muhalefet partisi CHP'ye yönelik sert müdahaleler ve yargı operasyonları kesintisiz bir şekilde devam etmektedir. İktidar, cumhurbaşkanlığı seçimini ve parlamentodaki çoğunluğu güvenceye almak amacıyla CHP'yi silkeleme, zayıflatma ve olası yeni parti hamleleriyle muhalefet cephesini bölme stratejisi izlemektedir. Muhalefet partileri genel oylarını ve tabanlarını büyük ölçüde korusa da, sürekli hale gelen bu mevzi kayıpları siyasi dengeleri iktidar lehine dönüştürmektedir. İş dünyası ve sanayiciler ise maruz kaldıkları baskılar ve riskler nedeniyle bu sistemsel sorunlara karşı ses çıkaramaz hale gelmiş, mevcut ekonomik ve siyasi düzene razı olmak zorunda kalmıştır.
Küresel cephede ise İran ile yaşanan gerilimler ve Hürmüz Boğazı'ndaki belirsizlikler, geleneksel 1-0'lık savaş dinamiklerinden farklı olarak kronik bir araf vaziyeti yaratmıştır. Brent petrolün yüksek seyretmesi, akaryakıt ve taşımacılık maliyetlerini doğrudan artırarak Türkiye gibi kırılgan ekonomilerde ikincil ve üçüncül enflasyonist etkileri tetiklemiştir. ABD Merkez Bankası (Fed) politikaları ve olası faiz artırım senaryoları da gelişmekte olan ülkelerin sermaye çekebilme kapasitesini zorlaştırırken, Türkiye kendi iç dinamiklerinden kaynaklanan yapısal krizlerle baş başa kalmıştır. Ekonomide kazanılan sınırlı zaman ve rezervler, yapısal reformlara veya sanayiyi dönüştürmeye değil, iktidarın siyasi varlığını ve otoriter konsolidasyonunu sürdürmesine aktarılmaktadır.
🎯 Uzman Yorumu
Ekonomi yönetimi tarafından uygulanan kur istikrarı ve yüksek faiz kombinasyonu, enflasyon beklentilerini geçici olarak sakinleştirme ve ithalat maliyetlerini düşürme noktasında işlevsel görünse de, orta ve uzun vadede sürdürülemez bir ekonomik maliyet tablosu üretmektedir. Makro başarı ile mikroekonomik gerçeklikler arasındaki bağın tamamen kopmuş olması, sanayi tabanındaki üretkenliği eritmekte ve ilerleyen dönemde daha büyük kapasite kayıplarına kapı aralamaktadır.
Mevcut siyasi ve ekonomik strateji, krizleri çözmekten ziyade rejimin sürdürülebilirliğini güvence altına almak üzerine kurgulanmıştır. Kazanılan her türlü finansal veya zamansal avantajın yapısal reformlar, verimlilik artışları veya adil gelir dağılımı yerine muhalefeti tasfiye etmeye ve siyasi operasyonları finanse etmeye harcanması, Türkiye'nin orta gelir tuzağından çıkış ihtimalini zayıflatmaktadır.
Jeopolitik risklerin (Hürmüz Boğazı ve enerji fiyatları) getirdiği ek maliyetler ve küresel para politikalarındaki sıkılaşma eğilimleri, Türkiye ekonomisinin dış şoklara karşı direncini minimum seviyeye indirmiştir. Bu süreçte sanayi ve iş dünyasının aktörlerinin risk almaktan kaçınarak pasif kalması, ekonomik dengesizliklerin derinleşmesini hızlandıran ikincil bir katalizör işlevi görmektedir.
Yatırımcılar ve reel sektör temsilcileri açısından mevcut konjonktürde ani ve radikal bir kur serbest bırakılması veya kapsamlı bir ekonomik rahatlama beklenmemelidir; stratejik planlamalar daralan kâr marjları, yüksek finansman maliyetleri ve süregelen politik belirsizlikler baz alınarak yapılmalıdır.
Kanal: Mesele Ekonomi