BEKLENMEDİK ANDA! GELECEK! NELER OLUYOR?
Abdullah Çiftçi · 2026-10-21
💡 Hızlı Bilgi
1. Küresel çapta yükselen protestoların temel kaynağı ideolojik ayrışmalar değil, geniş halk kitlelerini saran derin ekonomik umutsuzluktur.
2. Z kuşağı başta olmak üzere çalışan kesimler, artan hayat pahalılığı ve eriyen alım gücü nedeniyle konut veya mülk edinme imkanını tamamen yitirmiş durumdadır.
3. Avrupa devletleri Rusya tehdidine karşı ordularını tahkim etmeye çalışırken, gençler mevcut ekonomik ve siyasal düzeni savunmak istemediği için askerlikten kaçınmaktadır.
4. Yanlış bilinenin aksine Fransa'daki öğrenci ve işçi eylemleri salt dış istihbarat oyunlarının değil, çöken sosyal refah sisteminin ve borç krizinin doğal bir sonucudur.
5. ABD'nin Orta Doğu politikasındaki geri çekilme tercihi bölgedeki 23 başarısız rejim değiştirme girişiminin ve azalan fosil yakıt bağımlılığının bir neticesidir.
📊 Detaylı Açıklama
Dünyanın dört bir yanında Fransa'dan Şili'ye, İtalya'dan Endonezya'ya kadar geniş kitleler sokaklara dökülüyor. Abdullah Çiftçi'ye göre bu küresel öfke patlamasının merkezinde Slovenya Başbakanı'nın da işaret ettiği derin bir umutsuzluk yatıyor. Eski kuşakların tek bir maaşla ev alabildiği, geçinip birikim yapabildiği sosyal devlet güvencesi tamamen ortadan kalktı. Günümüzde iki kişi aralıksız çalışsa dahi temel barınma ihtiyacını karşılayamıyor. Z kuşağı başta olmak üzere çalışan geniş halk kesimleri için mülk edinmek artık hayal haline geldi. Amerika Birleşik Devletleri nüfusunun yüzde kırk dördünün geçinemediğini ve yarınından endişe ettiğini açıklaması, refah kaybının sadece gelişmekte olan ülkelerle sınırlı kalmadığını kanıtlıyor.
Avrupa kıtasında yaşanan yönetim zafiyeti 1968 öğrenci hareketleriyle benzerlikler taşısa da çok daha tehlikeli dinamikler barındırıyor. Çiftçi, altmış sekiz kuşağının geleneksel hiyerarşiye karşı çıktığını, bugünkü kitlelerin ise tamamen liberal ekonomik modelin çöküşüne isyan ettiğini vurguluyor. Devlet mekanizmalarını perde arkasından yönlendiren örgütlü çıkar grupları ile yozlaşmış yapılar kamu kaynaklarını tüketirken sıradan vatandaş kaderine terk ediliyor. Seçilmiş yöneticiler halkın somut geçim krizine yabancılaşarak fildişi kulelerinde iktidar kavgası veriyor. Sosyal devleti ayakta tutan güvenlik ağları ve yardımlar tükendiğinde, halkın sokaktan başka bir çıkış yolu kalmıyor.
Doğu Avrupa'da savaş tehlikesi tırmanırken Batılı ordular ciddi bir motivasyon krizi yaşıyor. Almanya ordusunun gençlere zorunlu formlar gönderip yanıtlamayanlara para cezası kesmesi ya da Fransa ve İtalya'da güvenliğin ordu eliyle sağlanmaya çalışılması bu çaresizliği sergiliyor. Çiftçi, gençlerin vatan savunmasından kaçınmasının arkasında mevcut adaletsiz düzene karşı duydukları inançsızlığın yattığını aktarıyor. Kendisine insanca bir yaşam, barınma ve adil bir gelecek sunmayan sistemi korumak adına kimse canını siper etmek istemiyor. Tarihte adaletsizlikle yönetilen ve tebaasını sömüren imparatorlukların savaş anında halktan destek bulamaması gibi, bugün de Batı halkları kendi devletlerinin jeopolitik hedeflerine ortak olmuyor.
Devletlerin en büyük varoluşsal tehdidi artık dış düşmanlardan ziyade kendi vatandaşlarıyla içine düştükleri güvensizlik sarmalı haline geldi. Çiftçi, Şeyh Edebali'nin devleti yaşatmak için önce milletin yaşatılması gerektiği yönündeki tarihi öğüdünü hatırlatıyor. Çin, Rusya, ABD ve Türkiye gibi ülkeler büyük altyapı hamleleri, askeri savunma paktları ve dış politika başarılarıyla övünürken içerideki derin yoksulluk göz ardı ediliyor. ABD içinde yıllık beş yüz milyar doları bulan federal yolsuzluklar, Brezilya'da milli gelirin yüzde birini yutan yasa dışı bahis ağları ve Türkiye sokaklarına yayılan uyuşturucu illeti toplum dokusunu içten içe çürütüyor. Kamu idaresindeki bu çürüme önlenmedikçe imzalanan askeri ve diplomatik mutabakatlar tabanda karşılık bulamıyor.
Büyük güçlerin dış politika dengelerinde köklü kırılmalar yaşanıyor. Washington'ın Doha Güvenlik Konferansı'nda dile getirdiği itiraflar, bölgedeki yirmi üç rejim değiştirme müdahalesinin tam bir fiyaskoyla sonuçlandığını ortaya koyuyor. Artık kendi kayaç petrolünü üreten ABD, Basra Körfezi'nin güvenliğini tek başına üstlenmekten vazgeçerek müttefiklerine kendi başlarının çaresine bakmaları gerektiğini söylüyor. Yemen'deki Husiler karşısında aciz kalan Suudi Arabistan'ın bölge ülkelerinden hava savunma desteği araması ve İsrail'in İran planlarının ertelenmesi bu jeopolitik boşluğun somut bir göstergesidir. Büyük güçler kendi sınırlarına çekilirken bölgesel devletler daha maliyetli savunma harcamalarıyla baş başa kalıyor.
Doğu Akdeniz'deki enerji ve egemenlik mücadelesinde dengeler hızla el değiştiriyor. Türkiye'nin Libya ile imzaladığı deniz yetki anlaşması, Yunanistan, Güney Kıbrıs ve İsrail'in Avrupa Birliği desteğiyle hayata geçirmeye çalıştığı boru hattı ile elektrik iletim projelerini kilitledi. Yunan basınının ulusal yenilgi olarak tanımladığı bu süreç, sahada güçlü olanın masada kural koyduğunu gösteriyor. Türkiye ve Birleşik Arap Emirlikleri'nin Libya'daki bölünmüş orduları birleştirmek üzere perde arkasında birlikte çalışması, dış politikada ideolojik söylemlerin yerini sert pragmatizme bıraktığını belgeliyor. Ankara'nın dışarıdaki bu stratejik üstünlüğü kalıcı kılabilmesi için içerideki idari boşlukları ve gelir adaletsizliğini gidermesi gerekiyor.
Yeni sanayi devriminin itici gücü olan yapay zeka ve veri merkezleri, insanlığı benzeri görülmemiş bir dijital feodalizme sürüklüyor. Çiftçi'ye göre petrolün yerini alan veri akışı, dünyadaki tüm zenginliği beş ila on dev teknoloji tekelinin kasasına aktarıyor. Üretimin robotlaşması devletlerin vergi tabanını eritirken devasa bir kitleyi işsizliğe mahkum ediyor. Brezilya'da sanal bir yapay zeka profiline kanarak tüm varlığını tüketip bin iki yüz mil yol giden vatandaşın dramı, bireylerin gerçeklik algısını yitirdiği bir döneme işaret ediyor. Gerçeğin sahtesinden ayırt edilemediği, beş duyunun hükümsüz kaldığı bu teknolojik kaos ortamında, halkın içine itildiği umutsuzluk küresel çapta toplumsal patlamaları kaçınılmaz kılıyor.
🎯 Tarih Uzmanı Yorumu
Tarih boyunca imparatorlukların ve hegemonik güçlerin çöküşü dışarıdan gelen bir askeri darbeyle değil, içerideki ahlaki, iktisadi ve idari çözülmeyle başlamıştır. Konuşmacının dile getirdiği temel tez, yani ulus devletlerin kendi tebaasını yaşatamaz hale geldiği an dağılma sürecine gireceği tespiti, Roma'dan geç dönem Osmanlı tecrübesine kadar doğrulanmış evrensel bir yasadır. Yöneticiler jeopolitik ihtirasları ve büyük stratejik anlatıları halkın refahının önüne koyduğunda, toplumsal sözleşme meşruiyetini yitirir. Günümüzde sokaklara taşan öfke dalgası, yirminci yüzyılın refah devleti kurumlarının dijital çağın yarattığı ağır sömürü karşısında iflas ettiğini tescillemektedir.
Avrupa coğrafyasında halkın savaşa gitmeyi reddetmesi, ondokuzuncu ve yirminci yüzyıllardaki kitlesel seferberlik dönemlerinin kesin biçimde kapandığını göstermektedir. Birinci ve İkinci Dünya Savaşları sırasında kitleleri cepheye sürebilen temel motivasyon, ulus devletin vatandaşına sunduğu vatandaşlık hakları, mülkiyet güvencesi ve sosyal korunma vaadiydi. Günümüz Batı toplumlarında birey, ne mülk edinebilmekte ne de ailesini geçindirebilmektedir. Tarihsel olarak aidiyet hissetmediği ve zengin elitlerin çıkarını savunduğunu gördüğü bir yapı için hiçbir halk savaş alanına koşmaz. Alman gençliğinin ceza pahasına askerlikten kaçması, milliyetçi seferberlik mitinin küresel ölçekte çöktüğünü kanıtlar.
Teknolojik dönüşüm ile toplumsal sınıflar arasındaki ilişki irdelendiğinde, konuşmacının yapay zekayı Orta Çağ feodalizmine benzetmesi son derece isabetli bir tarihsel okumadır. On birinci yüzyılda toprağı elinde tutan senyörler nasıl ki köylü emeğini değersizleştirip kendine bağımlı kıldıysa, günümüzün veri merkezlerini ve yapay zeka algoritmalarını denetleyen teknoloji baronları da insan emeğini bütünüyle tasfiye etmektedir. Devlet mekanizmaları vergi toplayamaz ve kamu düzenini koruyamaz hale geldiğinde, feodal parçalanma modern kılıflarla yeniden sahneye çıkacaktır. Bu durum, teknolojik bağımsızlığını kuramayan ve servet dağılımını adilleştiremeyen toplumların çok hızlı bir şekilde sömürgeleşeceğini haber vermektedir.
Tarihin sunduğu bu tablodan çıkarılacak en hayati ders, iç cephesini kaybeden hiçbir milletin dış cephede kazanılan zaferleri kalıcı kılamayacağı gerçeğidir. Türkiye gibi jeopolitik fay hatlarının merkezinde yer alan ülkeler için sınır ötesi başarılar, ancak evine ekmek götürebilen, adalete güvenen ve yarınına umutla bakan yurttaşlarla anlam kazanır. Yönetim erkinin bürokratik yolsuzluklarla kararlı bir şekilde mücadele etmesi, halkın refah payını artırması ve toplumsal sözleşmeyi çağa uygun biçimde yenilemesi bir tercih değil, milli güvenlik meselesidir. Gündelik hayatın karmaşasında bireylerin ve yöneticilerin bu tarihsel döngüyü idrak etmesi, yaklaşan küresel krizlerden dağılmadan çıkabilmenin tek teminatıdır.
Kanal: Abdullah Çiftçi