Amiral Cihat Yaycı uyardı: Suudi Arabistan ve Pakistan nasıl cevap verecek?
GZT · 2026-09-09
💡 Hızlı Bilgi
1. Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan arasında karşılıklı savunma, lojistik, eğitim ve savunma sanayii işbirliğini içeren "Mekke Anlaşması" imzalandı.
2. Anlaşma, NATO'nun 5. maddesi ve Şuşa Protokolü'ne benzer biçimde bir üyeye yapılan saldırının tüm üyelere yapılmış sayılacağı ortak savunma ilkesini barındırıyor.
3. Pakt; Pakistan'ın nükleer caydırıcılığını, Suudi Arabistan'ın enerji ve finans gücünü, Türkiye'nin ise askeri sanayi ve tecrübeli ordusunu tek bir stratejik üçgende buluşturdu.
4. Paktın genişleme potansiyelinde en güçlü aday Mısır olarak öne çıkarken, Azerbaycan'ın katılımının Kafkasya ve Hazar havzası dengelerini güçlendireceği belirtildi.
5. İttifak karşısında rahatsızlık yaşayan Yunanistan'ın Fransa, İsrail ve Ürdün hattında diplomatik hamlelerle denge kurmaya çalıştığı ifade edildi.
📊 Detaylı Açıklama
Amiral Cihat Yaycı, Pakistan ile Suudi Arabistan arasında daha önce Riyad'da imzalanan savunma protokolüne Türkiye'nin de dahil olmasıyla sürecin "Mekke Anlaşması" olarak anılan yeni bir güvenlik mimarisine dönüştüğünü belirtti. Bu belgenin Riyad yerine Mekke'de imzalanması, inanç birlikteliğine dayalı simgesel bir kutsallık ve İslami bir savunma işbirliği mesajı içeriyor. Anlaşma metninde yer alan "birine yapılan saldırının hepsine yapılmış sayılması" kuralı, NATO'nun 5. maddesi ve Azerbaycan ile imzalanan Şuşa Protokolü ile doğrudan benzerlik gösteriyor.
Kamuoyunda gündeme gelen "İslam NATO'su kuruldu" söylemlerine temkinli yaklaşan Yaycı, bu aşamada böylesi bir tanımın erken olduğunu vurguladı. NATO'nun askeri komiteler, siyasi komiteler, bakanlar ve liderler düzeyinde kurumsallaşmış çok katmanlı karar alma sistemlerine ve ortak doktrinlere sahip olduğu hatırlatıldı. Benzer kurumsal yapılar ve karar organları inşa edilmeden mekanizmanın tam bir ittifak gibi kusursuz işlemesinin zaman alacağı ifade edildi.
Ortak savunma taahhüdünün hayata geçirilmesinde operasyonel usullerin ve karar kriterlerinin acilen netleştirilmesi gerektiğine dikkat çekildi. Örneğin Suudi Arabistan topraklarına yönelik olası bir İran İHA saldırısı vuku bulduğunda, Türkiye ve Pakistan'ın savaşa dahil olup olmayacağı, bu kararın oy birliğiyle mi yoksa oy çokluğuyla mı alınacağı gibi hususların belirlenmesi gerekiyor. Aynı şekilde ortak askeri talimatnameler, istihbarat paylaşım sınırları ve Türkiye'nin mevcut NATO yükümlülükleriyle bu paktın nasıl uyumlandırılacağı teknik birer başlık olarak masada duruyor.
Yaycı, paktın karşı karşıya olduğu jeopolitik riskleri tarafların sınır krizleri üzerinden değerlendirdi. Pakistan'ın Keşmir hattında Hindistan'la yaşadığı kronik gerilim, Afganistan sınırındaki çatışmalar ve Belucistan bölgesindeki ayrılıkçı tehditler potansiyel çatışma noktaları olarak gösterildi. Diğer yanda Suudi Arabistan'ın İran ile devam eden güvenlik kaygıları ve İsrail'in Türkiye'ye yönelik tehditkar tutumları bulunuyor. Reel politik açıdan Suudi Arabistan'ın ABD ve İngiltere'nin onay vermediği bir askeri yapıya giremeyeceği, dolayısıyla Riyad ekseninde asıl tehdit algısının İsrail'den ziyade İran odaklı şekillendiği aktarıldı.
Üç ülkenin bir araya gelmesiyle ortaya çıkan toplam güç dengesi tahlil edildiğinde; Kızıldeniz, Hint Okyanusu, Güney Asya ve Orta Doğu'yu birbirine bağlayan devasa bir jeopolitik kuşak oluştuğu kaydedildi. Pakistan, tek Müslüman nükleer güç olarak ittifaka stratejik caydırıcılık kazandırırken; Suudi Arabistan hidrokarbon kaynakları ve finansman kapasitesiyle, Türkiye ise gelişmiş savunma sanayii, tecrübeli ordu gücü ve 1,5 trilyon dolara yaklaşan gayrisafi yurt içi hasılasıyla pakta liderlik ediyor.
Pakistan'ın nükleer silah kapasitesinin uluslararası alanda sürekli baskı altında tutulmaya çalışıldığına değinen Yaycı, bu nükleer caydırıcılığın varlığının bile ittifak üyeleri için dolaylı bir koruma kalkanı oluşturduğunu dile getirdi. Türkiye'nin başka ülkelerin silahıyla gösteriş yapacak bir devlet olmadığını, fakat bölgedeki dengeler açısından arkada böylesi bir nükleer gücün bulunmasının hasım aktörlere karşı caydırıcı bir psikolojik eşik sağladığı belirtildi.
İttifakın genişleme perspektifinde Mısır'ın üyeliğe en yakın aday olduğu değerlendirildi. Mısır'ın katılması durumunda Akdeniz'in kontrolü, Süveyş Kanalı ve Kuzey Afrika güvenliğinin paktın etki alanına gireceği vurgulandı. Yaycı, özellikle Azerbaycan'ın dahil olmasının Türk dünyası ve Hazar havzası ile Kafkasya'daki dengeleri sağlama alacağını ifade etti. Irak ve Suriye'deki mevcut istikrarsızlıklar ve İran nüfuzu nedeniyle bu ülkelerin katılımının kısa vadede zor olduğu, BAE ile rekabetin sürdüğü, Ürdün ve Katar'ın ise pakta ilgi duyabileceği bildirildi.
Mekke Anlaşması'nın bölgedeki diğer güçlerde yarattığı yankılara değinen Yaycı, anlaşmadan en büyük tedirginliği Yunanistan'ın duyduğunu belirtti. Atina'nın daha önce Fransa ile nükleer caydırıcılık iddialı savunma anlaşması imzalayıp Türkiye'ye karşı konumlandığını hatırlatan Yaycı; Yunan yönetiminin bu yeni paktı engellemek için AB ve Mısır nezdinde kulis yürüttüğünü, ayrıca Ürdün ve Güney Kıbrıs Rum Yönetimi ile karşı hamleler geliştirmeye çalıştığını söyledi. Sonuç olarak anlaşmanın riskler barındırmasına rağmen "bölgesel sahiplik" ilkesiyle bölge barışına katkı sağlayacağı ve Türk ekonomisi ile savunma sanayisine olumlu yansıyacağı tescillendi.
🎯 Haber Analisti Yorumu
Mekke Anlaşması, Türkiye-Suudi Arabistan-Pakistan ekseninde salt bir iyi niyet beyanı değil; Güney Asya, Körfez ve Akdeniz hinterlandını tek bir güvenlik kuşağı altında birleştiren çok kutuplu dünyanın en somut bölgesel ittifak girişimlerinden biridir. Ankara'nın savunma sanayiindeki teknolojik sıçraması ile Pakistan'ın nükleer/askeri birikimi ve Riyad'ın mali-enerji kaynaklarının sentezlenmesi, Batı merkezli küresel güvenlik şemsiyelerine karşı güçlü bir "bölgesel sahiplik" alternatifi sunmaktadır.
Bununla birlikte, NATO'nun 5. maddesi mantığıyla kurgulanan "birimize yapılan saldırı hepimize yapılmıştır" ilkesi, net bir kurumsal mimari inşa edilmediği sürece yüksek jeopolitik riskler barındırmaktadır. Pakistan'ın Hindistan ve Afganistan sınırındaki çatışma dinamikleri veya Suudi Arabistan'ın İran ile vekiller üzerinden yürüttüğü gerilimler, kriz anında Türkiye'yi doğrudan taraf olmaya zorlayacak tuzaklara dönüşebilir. Bu sebeple ittifakın siyasi ve askeri karar organlarında veto hakkı, oy birliği esası ve vakanın terör mü yoksa konvansiyonel devlet saldırısı mı olduğunu tanımlayan objektif kriterler hızla protokole bağlanmalıdır.
Sürecin Mısır ve Azerbaycan gibi kritik aktörlerle genişleme potansiyeli taşıması, Doğu Akdeniz'den Hazar havzasına kadar uzanan dengeleri kökten değiştirecektir. Mısır'ın bu hatta entegre edilmesi, Yunanistan ve Güney Kıbrıs Rum Yönetimi'nin Doğu Akdeniz'deki Türkiye'yi izole etme stratejisini tamamen çökertir. Yunan diplomasisinin panik halinde Ürdün ve Fransa hamlelerine yönelmesi, Atina'nın oluşan bu yeni stratejik derinlik karşısında duyduğu derin jeopolitik kuşatılmışlık hissiyatını doğrulamaktadır.
Sonuç olarak bu stratejik hamleye yaklaşım "kontrollü genişleme ve kurumsallaşmayı bekleme" ekseninde olmalıdır. Türkiye, NATO yükümlülüklerini zedelemeden ve Pakistan-Suudi Arabistan hattının yerel sınır ihtilaflarına angaje olmadan savunma sanayii ihracatını, ortak eğitimleri ve lojistik entegrasyonu derinleştirmelidir. İttifakın kurumsal organları eksiksiz kurulana dek askeri müdahale maddeleri mutlak şerhlerle korunmalı; pakt, bölge dışı güçlerin değil bölgesel aktörlerin inisiyatifinde tutularak adım adım kurumsallaştırılmalıdır.
Kanal: GZT